12 Ocak 2017
Bedenimle ruhumu kovalıyorum aylardır; tutamıyorum.
Avucumun içinde, sahibi olamadığım fikirlerim var; kaybediyorum.
Bir kere olsun sağır olsam dünyanın gürültüsüne...
Fark etmesem benden eksilenleri,
Yavaş yavaş içimdeki güzellikleri yitirdiğimi...
Bir köşede saklansam,
Çocukluğumdaki gibi uyuyunca unutsam, geçse...
17 Ocak 2017
Günden güne içimi kemiren bir şeyler var,
Sonbaharda fazla mahsul, çürüyen elmalar gibi.
Belki de geçmiş vakti kimimiz için yaşamanın,
Nefeslerim, hayattan ziyade ağırlık verir oldu.
4 Mart 2018
Emeklemeden yürümeye başlamış bir çocuk gibi, dengesiz,
Bir o kadar heves dolu.
Bir balıkçı tezgâhının leğeninde,
Can çekişen, çırpınan uskumru.
Ölemeyip de diri tutamadığı o zavallı ruhu,
Denizlerin varlığından keder duyuyor.
Sonra, utanıp zerre suya muhtaçken denizi düşlediğinden,
Her saat başı keşkeleri doluşuyor yüreğine.
Bir o kadar mahcup bakıyor nemli gözleri,
Ne yapsa sinmiyor, acımasız gidişi.
Ne yapsa, ne yeridir ne de kararında.
18 Ağustos 2018
Ruhumu alenen çağırırsan,
Ebediyen koşacağım sana.
Ben hala küçük bir kızım,
Ve yalnızca hayalin var avuçlarımda.
Öyleyse duy beni,
Görmene gerek olmadan,
Ve sev beni,
Seni sevmeye cüret göstermeden.
16 Eylül 2018
Seni istemediğin vakitlerde, yarı uyanık rüyalarda göreceğim.
Böylece sevmek tehlikeli bir kumar,
Sevilmek ise tutarsız ve talihsiz bir borç olarak kalacak.
9 Aralık 2018
Azrail geldiğinde götüreceği yerden şaşmasın diye.
Bir şeyciğim yok, azizim,
Ötekiler gibi yapmaya çalışıyorum her işimi,
Ahlak çemberimin urganını gevşetmeden.
Lakin ne denli utanıyorum, bir bilsen,
Olduğumdan değil,
10 Aralık 2018
Kör edici ışıklar altında, tüm çıplaklığınla,
Sen kimsin?
Huzursuzluğunun karnına sirayet ettirdiği,
Yaşamanın buruk, acı tadıyla,
Yapayalnız ve üstelik bir başına,
Sen kimsin?
Kayıyorken umarsızca,
Kimsin?
Göğsü kabarık bir güvercin gibi,
Ne oldum diyebildin gururla,
Ne oldun bugüne dek?
5 Ocak 2019, Bartın
Kardeşin için yaşa.
Altından oyulmuş, değersiz metal parçaları için,
Kazanacağımız savaşlar için,
Kazandığımızı sandığımız zamanlar için,
Tükürüğün kana karıştığı
O ıslaklık için, üşümek için,
Tutulmayı bekleyen sözlerin için,
İn derin yokuşlarından gerçeğe,
Dünya'nın göz bebeğinden,
Gör keskinliğini gözlerinle.
9 Şubat 2019
Akşam dosdoğru durağan.
Bir ağaç olsam,
Kökünden ayrılmak üzere olan.
Bir damla su olsam, titrek incir yaprağının
Ucundan damlamakta olan.
İnsan olmasam, hepsinden kötüsü.
13 Mart 2019
Keşfedilmemiş altüst bir arazi.
Kaçamak bakışlarla,
Ezberlemeye uğraşsam,
Utanıp unutmaya çalışsam,
Suretinden kaçarken,
Dudağının çizgilerine takılsam.
3 Nisan 2019
Arsız tohuma yaşam biçtim,
Kuru otları günahıma kattım,
Ezdim, yassılaştırdım satıhlarını.
Nasıl ödeyeceğim, düşünmedim hesabımı,
Bir köprünün orta yerinde,
İnatlaşıp da varacakları yere gidemeyen,
O iki keçinin hikâyesi gibi.
Bariz görünen ve vakit geçince bilinen,
Tüm kıymetli hislerin ardından,
Eğer bir gün ölecek olursam,
Tek dilediğim geri dönmek olacaktır,
Bu çirkin unutulmuş ve baki kalamayacak topraklara.
Ve melekler bile ağlayacaklar yanlarından,
Bu denli zamansız ayrılışlarıma.
28 Kasım 2019
Öyle gül ki bana, yanaklarının çizgileri daha önce hiç kırışmamış gibi.
Öyle bak ki bana, gözlerin ilk defa görürmüş gibi.
5 Ocak 2020
Sana kelimeler bırakacağım,
Kağıtları katlayıp hürriyete salacağım.
Mumdan şamdanlara aşk sözcükleri dikeceğim.
Erimiş parçalarını kırlangıçlara yem edeceğim.
Yıpranmış yerleri öperek düzelteceğim.
Bir kağıda senin gibi bakacağım.
Bir kalemi senin gibi tutacağım.
Bir hayatı senin için yaşayacağım.
10 Ocak 2020
7 Şubat 2020
Her halim aykırı kadere,
Her daim zamansız günlerde.
Köşe başında çiçek, hafta başında kasımpatı,
Ellerinde kırılgan, kuru bir söz tutamadığım.
Hiçsizliğim, vakitsizliğim,
Dar günlerde ağrılı başım.
Mutsuzluğuma gözyaşım.
Köşe başında çiçeğim,
Hafta başında kasımpatım.
Sensin her daim umduğum, bulamadığım.
23 Mart 2020
Ve ben artık belki sadece bu yüzden
Duymak istemiyorum iç sesimi.
Dilerim ya o dilsiz olur,
Ya da ben her inceliğe duyarsız.
Sadece istemiyorum,
Elde etmenin zevki uğruna
Bilinçsiz hırs peşinde koşanların izlerini.
17 Nisan 2020
Gece olunca, tüm şehirler birbirine benzer.
Hal böyle, bir sokak öteme taşınırsınız.
Caddelerin sivri köşelerinden dönerken,
Size çarpar gibi ürker gözlerim.
Düşüncelerim yürür, ellerime kadar,
Salınırsam, içi üşür
Sıcak bir sinede, soğuk rüzgarlar.
Tüm neşem gelgitlerle çekilir, sizin şehrinize.
Karadır o vakitler,
Ana karnının evveli kadar.
Gündüz olur, gece olur,
Günaydınlar ölür, neşem size kalır.
Savaş nişanı gibi durur göğsünüzde,
Adımlarınız bile değişir,
Bastığı yere izini bırakır.
Gün olur, gece olur,
Neşem ölür, siz kalırsınız.
10 Mart 2021
Çiy düşmüş çimenlere,
Kapı girişinde pabuçlarım ıslak.
Yel esmiş insanlara, mevsimlere,
Hâlâ soğuk, hâlâ toprak.
Kırmızı korkuları varmış avluma,
Ateş olmuş resimler yanıyor, kül kül.
Sen yanıyorsun, hatıraların yanıyor;
İçimin renkleri bir olmuş, menteşeleri dağlıyor.
Bıraksalar ellerimi, alevden tutuşma.
Arar bulur defalarca gezindiği çizgileri,
Tutup can havliyle yaşatır, yeşertir.
Bir iz bile bırakmadan kaybolursun.
Kim inanır şu vakitte dumansız yangınlara?
Kim inanır, havada asılı külün toprağa can olduğuna?
Çiy düşmüş, beni gördüğün,
Dilinle değil, gözlerinle konuştuğun son gece.
Kapı girişinde pabuçların ıslak.
Yel esmiş, sehere karşı, kırmızılar kayıp.
Hâlâ sıcak, hâlâ ölü acımak.
31 Mart 2021
Hiçbir şeyim yok, arkadaşım.
Keten bir yatakta ölü gibiyim.
Üzerimde gezinen bir sinek bile yok, arkadaşım;
Ağır bir yağ kokusu,
Kan ter içindeyim.
Hiç kimsem yok, arkadaşım.
Dilimi de, gücümü de almış gelenler.
Sabahları bir sarı ışık vuruyor yüzüme, arkadaşım;
Yalnız o görüyor beni günlerdir.
Büyük bir acı içindeyim.
8 Mayıs 2021
Ben gençken, sırtıma uzanan buklelerim,
Yabanıl kesilmiş perçemlerim vardı.
Bu perçemler alnımdan,
Arka bahçeme dek uzanırdı.
Ben gençken, seher vakti mavi kuşlar şakırdı,
Ötüşleri bana kim olduğumu hatırlatırdı.
Ben küçükken, yaşlı bir annem vardı;
Ve annemin, bir takvim yaprağından seçtiği,
Benden daha uçarı bir ismim vardı.
Uçsuz bucaksız bir çayırda, hoş kokulu sümbüller vardı.
Pak bir ürperti bırakırdı içimde, ellerimde olmayı arzularlardı.
Onları izlerdim; hayatım, omuzlarımda ipek bir şal gibi,
Gururla ve tazelikle salınırken.
Ve tam o anda, kuzey rüzgarı öperdi küçük kızların kanlı yanaklarından.
Hepsinin kulaklarına birer çiçek bırakırdım,
Onlar kadar huzurlu ve kararlı olabilmeleri için.
Ardından, seheri akşamüzeri kovalardı.
Hepimiz sarı ve turuncu renklerin eşliğinde evimize dönerdik.
Bahçe duvarımızın üzerinden kafur ağacı gözükürdü;
Bir dalı pencereme uzanırdı.
Her yıl babam o dalı özenle budardı.
Ve o zaman, bakardım dikkatlice,
O ağacın halkalarını sayarmış gibi.
Ve nihayet, yaşamın halinden anlarmış gibi
1 Haziran 2021
O olmaz demişler, çek elini eteğini.
"O da olmaz, bir daha düşün," demişler.
Yalnızlık, düşünülür, seçilir şey midir?
"Hayır," demişim hayatımda bir defa.
Herkes susmuş, tüm dünya;
Vakit fark etmeksizin kuşlar kulak kesilmiş,
Mutlak vakitte ötebilmek için.
Acı, yalnız yürekte hissedilir şey midir?
Bir ben geçermiş buralardan, gören olmuş mudur?
Arıyorum; yalnız bir ben mi bu soruyu sormuşum?
İnsan kendi mi seçer yaşantısını?
Sezgiler mi konuşur, akıl mı konuşur, veyahut duygular mı?
Hepsi bir arada insan mı olur, yoksa bir karmaşa mı?
İnsan olmak ne demektir?
İnsan olmak vicdan mı gerektirir?
İnsan, sahiden kendi mi seçer yaşantısını,
Yoksa yalnızca bir mahkum mudur, kaderini yaşayan?
22 Temmuz 2024
3 Ağustos 2024 - Revize
Sessiz bir gece vakti, hiç saat farkı yokmuş gibi.
Öylesine yalnızım ki, yok oluyorum sanki.
Ve hayır, hiçbir düşünce ürkütmüyor beni;
Nihayetinde rüyalar bile, görülmek için bekler geceyi.
Öyle seviyorum ki seni, daha önce hiç sevmemiş gibi.
Öyle bakıyorum ki sana, gözlerim ilk defa görüyormuş gibi.
Lakin gönlümce "Gel" demeye varmıyor dilim.
Ne kadar istesem de dokunamıyor ellerim.
Ve hayır, gururum geri tutmuyor beni;
Nihayetinde yürek bile, sevilmek için bekler sevgilisini.
12 Kasım 2024
Kaç gece boyu uyanacağım, en tatlı yerinde uykumun?
Tek ümidim sendin, sanki şansım yeniden dönmeyecek.
Nasıl anlatsam sana?
Öyle bir haldir ki bu, ölmekten beter.
Ölmeye cesaret edemeden, ölmeye kararlı.
Ölsen gider belki, mezarına bir tas su döker.
Tüm gün titrek bir kuş gibi bekleyebilirdim baş ucunda.
Göç etmeye çırpmaz kanatlarım, beklemezdim ayrılığı.
Tanrı biliyor ya, gönlümün baharı da, güzü de sendin.
Güz bitti, kışın en çetrefilli vaktidir şimdi.
Ve ben daha hiç üşümedim üstelik.
Yine de ayazından nefesim kesiliyor.
Senin aklın başında ve geri bırakmıyorsun hislerini.
Çünkü ben bugünden öptüm, yarınlar için seni.
27 Kasım 2024
Ama bir gün senin hakkında bir sohbet açılacak.
Eskiden olduğu gibi, dudaklarım adının yerini arayacak.
Bilindik bir şarkı, bir söz, bir rüya göreceğim.
Şarkı bitmesin, söz düğümlenmesin,
Rüyadan uyanılmasın diye dua edeceğim.
Bir kış lodosu, kokunu soğuklardan alıp burnumun dibine getirecek.
Bu sefer, söz, hiç üşümeyeceğim.
19 Aralık 2024
Nasıl anlatsam sana,
Bendeki yangının alevleri senin yüreğinden çıkar.
Nasıl anlatsam sana,
Uykum uyanıklığım bir olmuş, gözlerim gözlerini arar.
Bin bir türlü söz işitmişim,
Gezmiş aklım yine de bulamamış başımı.
Bir kader işlenmiş alnımın çizgilerine,
Üstelik tığları daha yeni bilenmiş.
Nasıl anlatsam sana,
Yürüyeceğim usul usul, tek yok kabulleniş.
İnsanlara bakıyorum, insanların gözlerine,
Nasıl anlatsam sana,
İnsanların gözlerinde merhametlerini görüyorum.
Yine de tutmuyor,
Tutmuyor senin o çatık kaşlarının yerini.
Kederim şimdiden hasta etmiş beni,
Bir rabbi bir de kulu bilir çektiği çileyi.
Nasıl anlatsam sana,
Belki de bu defa sen anlatmalısın bana,
Yüreğim neden bu kadar emin,
Bir daha senin sevişlerine denk geleceğini.
25 Aralık 2024
Ne kabahatim varmış bilmem.
Ah-ı zar, mecnun yaratmış şu kulunu,
Ne kaderim varmış bilmem.
Artık yokmuş bize dönmek yolu.
Yol ayrılır, iz silinir, el öpülür,
Dilimde kalır yalnız onun umudu.
Bir inat bellidir ki benim,
Bir gönüldür ki, öyle çok sevdim.
Ne kin tutar, ne nefret beslerim.
Dünya gözüyle zâtî son niyetim,
Bir defa görmektir seni,
Serv-i revanımın o tatlı tesellilerini.
Kuşluk vakti içtimasında bir asker,
Gelmiş sırası olmanın niğahbanı,
Var sende de benim gibi mukadderatsız bir kader,
Kılınmış namazı, yeniden kıldırır ruhbanı.
Ne bilsin eceliyle dost olmayan,
Nasıl çekilir, yaşanır bu âlem kahrı?
Bir uyandım, iki defa ölecek gibi oldum.
Sen orada, ben burada,
Geçecek ömrümüz işte izâyla.
Dosta ters düşmek, yar ile hasret kalmak,
Ne zormuş meğer.
Taşıyacağım yükünü, lakin neye değer?
Eğer tutamayacaksam bir daha ellerini,
Söyle ya Rabb, ne diye yaratmış beni?
Gider de gelmez, yollarında toz oldum,
Sonu gelmiş yolun, yüreğine iz oldum.
Anamın derdine dert, dosta düşman oldum.
Senin kararın yargısızdır,
Beklesem itirazımı, biliri
m idamım yakındır.
Hal böyle meğer, boşunadır gece vakti görünmeden,
Beklemek sâba makamını yeniden.
Alıp infazımı nereye gideyim?
Yüce Rabbim beni mi bekler?
Bir mum yanar başucumda,
Belli ki ateşi daha henüz yeni titrer.
Beni yalnız hasadı yanan bir garip köylü anlar,
Kızı düşmüş yataklara, gurbet yolu bekler.
Bir yol daha bulamadım yürüyecek, ne fayda?
Yüreğim değse yüreğine, parmaklıklar arasından,
Sırrı kaçıverse bakışların, karanlıklar arasından,
Ellerine uzansam, avuç içinde yaralarına, ne ala,
Bir ömür geçirsek, şakaklarının arasından,
İlle de kavuşamayınca mı olacak? Ne fena.
Gidip de gelmemek, yakışacak mı apoletler kadar omuzlarına?
Hak bazen iğrenç bir yüktür, ağır
İnsan omzunda, aksak, yarım.
Ötekileri yaşatmaya adanmış bir hayatın,
Eğer gücenmeyecekse yaradan,
Senin olanını teslim etmeye geldim.
Ben sana gelirken,
Arkamdan ne şehirler yandı,
Ne boynumda künyem,
Ne gözümde nurum kaldı.
Yollarda adımı,
Her biri bir ihtimal,
Acılarda sanımı,
Ve her biri birer ihtilal.
Gözlerinin ümidi ile yaşamı,
Unutacaktım az kalsın,
Sende tutulmamış sözlerimin varlığını.
Ben sana gelirken,
İçimde bir sen vardı,
Sende taşlaşan ve yosun tutan,
Ben uzansam,
Elimle koymuş gibi bulacağım,
Ve yanacak sızlayacak orası büsbütün,
Yeniden yaşatacağım,
Alıp yürüyecek sıcak mavisi gökyüzünün.
Ben sana gelirken,
İçinde bir kalmışlık vardı.
Yarım olsun söz olsun,
Bundan böyle bendeki aşk emanetin,
Senin gönlündeki boşluğa dolsun.
Senin yanına bir diplomat kızı yakışır.
Yanında olamamışlığım,
Senin sesinin tınısına, göğsüm sıkışır.
Ankara’nın camlarda buğu bırakan sabahlarında,
Açık pencerelerinden ve uçuşan perdelerinin arasında,
Yarı ölü vaziyette uzanan,
Kadife kahverengi koltuğa,
Ardında bıraktıkların senin için dağlandı.
İnsan bazen sevdiğinden gider,
Bunu anlayabilmek öyle ulvi bir göz gerektirir
Gözler, gözlerin.
Tanrı’nın başparmakları ile yuvalarını açıp,
İçine yorgunluklar sığdırdığı gözlerin.
Günün en beklenmedik saatlerinde,
Bir anda anımsıyorum seni,
Öyle çekip gitmek kolay değil,
Öyle sevip vazgeçmek kolay değil.
Sevmek çünkü,
Bir diğer yarını en saf haliyle görmektir bu.
Vazgeçmek çünkü,
Sonunda kendini boşluğa bırakacağın türden bir aşktır bu.
Eğer yine de anlamayacaksan beni,
Tüm dostadların dahi,
Öyleyse işaretle ellerinle,
Kötüyüm, çirkinim, uzağım.
İçimdeki duvarları yıkmadan,
Şöyle karşılıklı oturup
Birbirimizi sahiden tanıyamadan,
Uzaklarımız yakınlara gelmeden,
Bir yürek diğerine cız etmeden,
Bir yarım kalmışlığa denk düştük.
Düşmenin her türlüsü mübah.
İnsan mutlaka yitirmeli aklını,
Ama senin yürüyeceğin bir yolun var
Ve ben,
Senin yoluna ne yoldaş
Ne yolun kenarına bir taş
Ne de acılarına sırdaş olabildim.
Bir tatlı meltem gibi,
Kısacık da olsa esip geçeceğim
Bu hikayede ben seni değil
Ne yazık, sen beni ikna ettin.
İnsan pişmanlıkları sebebiyle,
Kuşluk vakti
Çekip gitmemeli Anna Karenina misalı,
Benim demeye gücendiğim,
Tatlı Vronskim.
Seninle konuşulmamış ne kaldıysa,
Yutkunmakla değil,
Susarak değil,
Sadece ve ne acı muhakkak,
Bir yangına doğru yürümekle geçecek elbet.
O yangınların alevini,
Ellerimle tutuşturmak nasip değildir bana.
Senin hüznüne hüzün katmak,
Vazife değildir bana.
Birbirimizde bıraktığımız izlere,
Sahip çıkalım.
Zira bunu anlayabilmek,
Yeterince üzülmüş olmayı gerektirir.
Ben sana değil belki,
Ama bir ihtimale tutundum,
Senin sesin değil de,
Yalnız sessizliğin şimdi.
Sana birini anlatsam,
Dudağının üzerindeki beni, muhakkak öpülmesi arz olan,
Sana birini anlatsam,
Üzerine aşk tohumları yerine, gitmek yolları serpilmiş olan,
Bir bakış anlatsam,
İçinde yaşamın hakikatleri var olan,
İki çatık kaş ve bitişiğinde kara gözleri,
İnsanın ruhuna işleyen görüşleri,
Bir gece veyahut sabahın ilk ışıkları vakti,
Birbirine verilmiş tutulmayı bekleyen sözleri,
Birbirine ait iki insan ve artık hissedilmeyen eksiklikleri.
11
Biri mi ölmüş?
Niçin bu kalabalık evin önünde?
Bana soruyorlar:
“Bu yuvadan kimin ruhu yükselecek göğe?”
Yoksa, benim cenazem mi çıkmış?
Anam babam mı tutmuş kollarımdan?
Tabutumu dört veyahut altı kişi mi taşıyacakmış?
Eğer öyleyse, son bir isteğim olacak,
-Öldükten sonra istemek hala mümkün kılınıyor ise-
Belki ve belli ki bu son ölüşüm,
Bazı ölümler kimseye anlatılmaz,
Şimdi sen bana anlatacaksın,
Ondan bir haber var mıdır?
Elinden yeni tutulmuş bir fincan düşüp kırılmış mıdır?
Şiirlerini yazdığım kağıtlar kaderim olup da,
Bu gece yeniden yazılmış mıdır?
Çünkü, - yalnız benim bildiğim kadarı ile, - o gelir de anlar halimden,
Bakar da tutar, tutulmayı hak etmeyen ellerimden,
Bu defa o değil, ben öleceğim.
Gelsin, ya ne olacak?
Hastalansa ben beklerdim başında,
Kollarım uyuşurdu, hastanelerin sıtmalı koridorlarında.
Gözlerinden öpseydim, her ah edişinde,
Artık olmadıysa da korkuya mahal,
O gelsin, ne olacak?
Ben kafamı vurdum işte çürük tahtaya,
Mezarımın başında bir kedi,
Bir de korkak çocuklar,
Mermerlerinde topaç döndürüyorlar.
On bir veyahut on iki adım,
O gelsin, ne olur?
Saatler geçti tik, tak.
Yalvarıyorum bak,
İstediğin bu işte.
İllaki bu pis oyuna dahil edeceksin beni de,
Karşına dikildim yalpak, aksak halimle.
Ayıplamasınlar beni, onlara söyle,
Sen de gücenme ne olur?
Bu bir insanlık halidir.
İnsanoğlu domuz gibidir.
İstedikçe istiyor işte.
O gelmeyecek demişler, - istisnai -
Biraz bekledim de haberi geldi.
Bir ülkeyi baştan sona adımlarmış,
Ara sıra beni anımsarmış,
Onlar sorunca, hatırlatmak güç imiş,
Yüreğine sorunca, unutmak mümkün değil imiş.
Meğer hal böyle uyuyacağım az biraz, uykumdan bihaber,
Boşalacak alnımdan hastalıklı terler,
Yaşayacağım, yaşamaktan tiksinircesine,
Nefeslerimi her an fark edişlerimde,
Daha önce hissetmediğim kadar şiddetli bir nefretle,
Yarmak istiyorum göğsümü, tam ortasından, ikiye.
Artık anladım, sıcaklığım karışmayacak,
Kavuşmayacak,
Senin, seninkine.
İnsanın ne kafasını ne de yüreğini çekip çıkarmak,
Ne olup bittiğini anlamak namüm- kün!
Benim ellerimde kara koyun bir yün,
Yıka demişler arınmıyor kiri.
Buradan kurtulup sana gelmek tam iki vesait,
Üstelik saat olmadan altı kırk sekiz,
On bir veyahut onbir buçuk adım,
Zaman gittikçe bulanıklaşıyor, yüce ruhsarının,
Buradan kurtulmak ise tam bir ömür ediyor, -üstelik buçuksuz- ,
Anlatamıyorum.
Ben ne derdimi, ne de kendimi,
Düzgün bir lisan ile,
Dudaklarım aralanıp bazı sesler çıkarsa bile,
Anlamak da anlatmak da namüm- kün, sen anlasan olmaz mı işte?
Didinip dursam elimde kalemim,
Sana söyleyemedim bir içten ‘’seninim’’,
Oysa hak ettiklerini teslim edişlerim,
Kabartamıyor artık göğsümü,
Çünkü kalmadı ebedi bir bedenim.
Çürüyorum.
Belki bu son ölüşüm,
Ve ben anlatamayacağım,
Anlatsam bile, anlaşılmayacak.
Zamanında bir sevdiğim vardı,
Pek de uzak sayılmayan memleketlerin birinde,
Sorsanız, bir soruştursanız?
Yalvaracağım,
Dönsün diye,
Dönsün ki dünyam sarsılıp da doğrulsun yerinden.
Bir daha ve yeniden.
On bir veyahut tam on iki adım,
Atıp da yaşayacak idim Prag’da bir kara kışın,
Başımı omzuna yaslayacak idim,
Paltomun iç cebinden bir sigara yakıp,
Işıltısına kapılıp, karışacak idim.
Bir daha ölçüp hesap edince,
İşte ediyor tam on iki adım.
Dönsün bana ait kılınmış olan bana,
En azından ölmeden yalnız ve yalnız bir defa,
Sarsılsın da doğrulsun dünyam yerinden.
Ben bilemeyeceğim,
Bir başka yaşayış biçimi,
İşte anlatmış olduğum bu garip öyküden.
Gün gelecek akacak gençliğim
Koca bir ırmak misali
Kendimden bir ben daha yaratacaklar
Bir renkli oyuncak olacağım
Belkısmelikesi
Geç açıldı tez soldu
Bir küçük kız çocuğu
Okuyup büyük insan olacak,
Koridordaki halının kenarına kıvrılıp
Ağlayarak uykuya dalmayacak.
Bir küçük kız çocuğu,
Ömür boyu yetersizlikler aynasında
Değişip gelişen ahlaksızlıklarını
Öylece dikilip izleyecek.
Bencil olacak, fedakâr olacak;
Kuş tüylerinden giysisi,
Ürkekliğinden kendine bir kalkan yapacak.
Bir incir yiyecek kızım,
İki günah işleyecek,
Kendisini aldatacak,
Diğer mahluklara aldanacak.
Dönüp arkaya da,
Göz ucuyla bile dalıp seyretmenin hazzı
Kızımıza nasip olmayacak.
Varsın olsun; sen dersin ya:
“İnsan beşer, şaşar.”
Uzatıp irfan dolu elini
Çekip çıkarmak istersin ya beni,
Titremeden, dizlerimin bağı çözülmeden,
Bir kez dahi düşünmeden
Yitirip geri çekilmeyi
Tutabilseydim, doğrulsaydım yerimden.
Şimdi akreple yelkovan birbirlerinin peşinden gide dur-sun;
Neredeyse hiç ışıksız boyanmış bir deniz tuvalininin,
Alabora olan yükler gemisi,
Bir bata, bir çıka dur-sun.
Yüreğimin ücra, izbe köşelerine
Kurşun askerlerden ordular dizile dur-sun.
Anlarım, Tanrı, kuluna nice sefalar vaat eder;
Anladım, Tanrı, bana seni bahşeder.
İşte ben içi oyulmuş bir kavağın kütüğü gibiyim
Köküm yerde, ellerim göğde
Kendimi bir güruha teslim eder gibiyim
Kurudu kuruyacak halim,
Yine de cüretkar, dilerim Tanrı’dan
Gün gelecek akacak gençliğim
Koca bir ırmak misali
Özümden, balmumundan bir ben daha yaratacaklar
Bir renkli oyuncak olacağım,
Bir şömine tepesinde düştü, düşecek duracağım,
Eridi eriyecek halim kalacak.
Belkısmelikesi koysunlar adımı,
Ne yazık,
Ne yazık eder kendine,
Geç açıldı, öyle vakitsiz,
Tazecik ve tez soldu.
Bu dünyanın koca yükü,
Arşınlanlayıp da ezdiğim dağlar, yoluma gölge oldu.
Varsın olsun; ben diyeceğim ya:
Bir hışım rüzgar gelsin,
Savursun, sarssın da doğrultsun beni dikenimden.
Ben yaşamaktan zerre haz etmiyorum.
Ve hayır, anlık bir histeriyle alınmış bir karar değil bu.
Ben yaşamın özünden zerre haz etmiyorum;
-mış gibi olmuşlarından, -mış gibi yapılmışlarından,
-mış gibi yaratılmışlarından.
Artık zırhı güçlü, içi yumuşak bir kaplumbağa —
Siz nasıl tasvir etmeyi uygun görürseniz,
İncelikli ya da incelikten uzak,
Güçlü veyahut zayıf...
Artık ne bütünleyecek, ne anlatacaksa beni...
Ben, bu şiiri oluşturan her bir harf ve kelimeden
Ölesiye nefret duyup tiksiniyorum.
Yaşamak, midende yanan bir ateş misali.
Tam ekşisi, acısı geçecek derken,
Sönmeye yakın kıvılcımlarından yeniden doğuruyor kendini.
Her akşam bir bilinçsizliğe teslim vakti,
Ve her sabah göz kapaklarının aralanmasıyla başlayıp
Yeniden başka bir teslimiyete kadar
Hep aynı acı,
Hep aynı ıstırap.
Geçmiyor, ve geçmeyecek. Ancak bütün bir bilinçsizlik ve karanlığa duyulan o arzunun
Nihayet bir deli cesaretiyle ya da büyük bir kararlılık ve soğukkanlı eylemlerle
Gerçekleşene kadar acı dinmeyecek.
Boşuna çırpınıp durmak ne beyhude!
Yaşam, ölümün bir aksi değildir;
Yaşam, ölüme doğru anlamsızca debelenmektir.
Bir o yana, bir bu yana, bir anlamı varmışçasına
Kendi bedenini ve ruhunu
Alıp da başını
Sürüklemektir.
Mavilerden, turunculardan, bir arının gövdesindeki parlak sarılardan,
Gece vakti kırmızı kırmızı yanıp sönen anlamsız dükkân tabelalarından,
Bütün ihtişam ve güzellikleri bir perde misali örten insanlıktan;
Tavırlardan, tutumlardan, insanların elleri ve kollarıyla anlatmaya çabaladığı
Duygulardan, duygusuzluklardan, düşünmüşlüklerinden ya da düşmüşlerinden...
Hepsinden ölesiye — ki bu öldürüyor beni — kocaman kalbimle nefret ediyorum.
Öyle ki un ufak olacak yakında,
Bir marangoz nasıl yontarsa arsız ham bir ahşabı,
Yok olacak ya bir yağmurda eriyerek talaşları.
İşte tam bu nefret ve isteksizlik hâli:
Pencereden gelen is, duman ve kurumun yarattığı acınası pis hava;
Yağmurdan sonra bir avuç kalmış topraklardan, solucanların,
Çeşit çeşit örümceklerin ve bitmemiş tohumların kokusu...
İşte bir tek toprak huzur verecek bana, yalnız verecek olan.
“Çorbaya biraz zencefil mi yoksa kekik mi eklesek?”
“Bu rengini değil de şunu mu seçsek?”
“Bu koku hoşuma gitmedi, vanilyalı mı olsa?”
Griler, beyazlar ve bejler modern insan yaratmakta.
Peki yeşiller ve kahverengilere ne kalacak?
Asıl olanı göremeyecek kadar kör müsünüz sahiden?
Peki körsünüz diyelim de, burnunuz da mı hiç koku almaz?
Ellerinizle dokunmaz, çekip çıkarmaz mısınız hiçbir yabanıl otun kökünü en derinlerden?
Kaldırım taşlarını bir bir dizen bir belediye işçisinin oflayıp puflaması bile mi
Size hiçbir şey ifade etmiyor?
O babasının elini tutup dünyayı algılamaya, sevmeye çalışan afacan bir çocuğun
Dünya hâlini sizden daha çok kavramasından mı korkmakta herkes?
Uyanmaktan, uykuya dalmaktan, arkadaşlarla edilmeye niyet edilmiş ama tamamlanmayan sohbet hâlinden;
Herkesin derdini anlatıp anlaşılmayı beklemesinden, ancak anlamayı bilmemesinden;
Masamın üzerindeki keten, krem rengi, fırfırlı örtüden;
Düşünmekten içemediğim sigaramın kalmış yarısını bir defa daha yakmaktan...
İşte böyle, karşılıklı, karşındalıklı ve tehditkâr —
Nefret ediyorum.
Bir Beylik
Artık arkasını hafifçe aralayıp da göremediğim kapıları,
Veyahut tatlı bir meltemle kendiliğinden açılan,
Dizlerimi büke büke çıkıp da sızladığım döner trabzanları,
Saç tellerimden ince, nazik ayaküstü konuşmaları,
Sonunu göremediğim şeyleri arzulamaktan yerin dibine girecek dahi olsam,
Ve yağacak ise gökten çürük elmalar kafama,
Hayattan doyasıya isteyemiyorum.
Arz ederim, sayın adalet timsali.
Bir müsaade buyurulacak ise,
Bir müddet bıkkınlık verecek olsa da kelimelerim,
Burjuvaziye dayanan çivili merdivenin peşindeki köylü,
Konuşmak için arzda, müsaadede, taleptekâr!
Kimdir bunlar, ve ne diye kendilerini tasvir ederler?
Sefersiz gün geçirmeyen padişahlar gibi,
Omuz dikilir, göğüs kabartırlar.
Ne gülünç betimler durumları,
Göz önümde, burun ucumda,
Bana yalnız güvercin misali.
Pek okumuş, pek zeki ve pek edebi zannı
Aslı gibidir, ilk çocukluk oyunları,
İşte öyle geldiğin yeri, ''ol'' mıhlanan yeri,
Günler sayıp çubuklardan deste yapmakla,
Takvim kenarları okumakla,
Destelere kanını akıtmadan,
Eskici alev, kömür çizikler atmakla,
Hele emanet silah tutmakla,
Hiç mi hiç teşkilat olunmuyor.
Taşlamaysa, taş, teşkilat-ı yas,
Evvelden omurganı düzeltmeden
Cüretmeye meylettiğin vakit dikil karşıma.
Vereceğim sana başsa, baş.
Terzi çıkaracak olsun mezurasını,
İğne izlerine parmakları batmış.
Ne yazık.
Benim boynum yerine,
Baş aşağı,
Kırılsa ayak bileklerim olur mu?
Tanrıyla pazarlığa oturulur mu?
Farz et, iğne deliğinden geçme,
Kırmızı ipimiz kopacak olsa,
Yine taşkın çağlayanlardan,
Sorular getirecek olsam taslarla,
Boyunu, suyunu, huyunu,
Ölçmeye duracağım.
Senin gerçeğinin ivmesi ile,
Benimkisi bir mi? -imiş
Kale surları boyunca
Çift diken, bir göz
Rüya bekçisini diktiler başıma
İki kurşun, bir beylik
Ateş almadı mı?
Hiç kurşun ve beylik
Beylik parmaklarımın izinde
Beylik elimin şeklinde
Beylik avucumun içinde
Beylik alnımın üzerinde
Birler gitmesin ikiler ardından diye
Kollarımla bazı bacaklara yapıştım
Sürüklendim çamurlar boyunca
Hüsnüyusuflar dolandı saçlarıma
Hayat ki müşterek diyeceksiniz
Yeteri kadar bulandırdığınız zihinlerde
Her tür suç aklanabilir kanaatimce
Hayat ki yaşanmayan olasılıkların bir bütünüdür
Hayat ki müş-terek
Hayat ki mış-terek
Arz ederim sayın rüyaların efendisi,
Öyle görünüyor ki,
Bekçilik görevinizin muaf edilme vakti,
Soğuk metallerden yapılma icatlarınız
Belli ki yalnız sadık köpekleri öldürür.
Nefesini tutup da
Bir kulaç atsan çıkacağın kara parçası
Aldığın ahları da hesaba katınca
Eğer bir Tanrı olsaydım,
Ilık yaşlar akıtarak alırdım oracıkta canını.
Öyle değil ya herkeste bilip
Susuyor işte,
O halde bir daha işitmesem de olur,
Sen her şeyin en iyisini bilirsin
Deyip es geçseniz de olacak.
Dün geceleyin dişlerimi sıktım kırıldı.
''Çene kemiğim yerinde kalmış diyor.'' doktor.
Artık böylece konuşacakmışım.
Eğri, doğru az biraz da paytak.
Şişman ve yağlı düğmeler
İliklesin ceketlerini
Göğüs aralıkları kalsın yalnız
Ruhları çıksın boşluklardan
Dağlara sinsin isi
Dağ sisi, soba isi
Yorumlar
Yorum Gönder